![]() |
![]() |
![]() |
![]() |
||||||||||||
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
||
|
|
|
|
|||||||||||||
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
#1 |
|
|
![]() Gentile ve Giovann Bellini, “St Mark’in İskenderiye’de Vaazı”
__________________
![]()
|
|
|
|
|
|
#2 |
|
|
![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]()
__________________
![]()
|
|
|
|
|
|
#3 |
|
|
Stanislas Chelebowski, Kağıthane - Tablo
![]()
__________________
![]()
|
|
|
|
|
|
#4 |
|
|
Carlo Bossoli, Kapalıçarşı, 1845 - Tablo
![]()
__________________
![]()
|
|
|
|
|
|
#5 |
|
|
Fausto Zonaro, "Dolmabahçe Sarayı Rıhtımında Kayzer Wilhelm tablo
![]()
__________________
![]()
|
|
|
|
|
|
#6 |
|
|
Tophane’deki Kılıç Ali Paşa Camisi’nin Önündeki Arzuhalci - tablo
![]()
__________________
![]()
|
|
|
|
|
|
#7 |
|
|
Osmanlı Kütüphaneleri
İnsan eğitim ve gelişimini sağlamayı amaçlayan, ufku açan, gönülleri, zihinleri aydınlatan ve coşturan yegane araçlardan biridir kitaplar ve tabii onları bulmamızı, onlara ulaşmamızı sağlayan en önemli adreslerden birisi de elbette ki kütüphanelerdir Son zamanlarda değerini kaybetmiş, hak ettiği önemi ve itibarı görememiş olması, onun varlığının artık sonuna gelindiği izlenimi vermemeli kimseye Günümüzde artık kütüphanelere alternatif olarak internet ön plana çıkmış gibi görünse de, oturduğumuz yerden tek tuşla aradığını bulmak biz insanoğluna cazip gibi gelse de Onlar bizim kültürümüzün oluşumunu, gelişimini sağlayan yapı taşlarındandir İlk kütüphane Osman Bey zamanında İznik'te, ikincisi ise Edirne'de Lala Şahin Paşa tarafından kuruldu Yıldırım Bâyezîd Han zamanında Bursa'da Eyne Subaşı Medresesinin üst katında bir kütüphane ile Eyne Subaşının Balıkesir'de yaptırdığı medresede bir kütüphane kuruldu Fatih Sultan Mehmed Han İstanbul'u fethettikten sonra çeşitli îmar faaliyetleri arasında önemli kütüphaneler yaptırdı Ayasofya yakınında yaptırdığı ilk medresenin yanında halka açık bir kütüphane kurdurdu Fâtih Camii Külliyesi içinde yaptırdığı kütüphane, Zeyrek Camii Kütüphanesi, Eyüp Sultan Camii yanındaki kütüphaneler bu kütüphanelerin en meşhurlarıdır Daha sonraki pâdişâhlar tarafından İstanbul'un yanında Amasya, Edirne, Bursa, Manisa, Trabzon ve başka şehirlerde de kütüphaneler kuruldu Topkapı Sarayı bünyesinde kurulan Saray Kütüphanesi, Ayasofya, Süleymâniye, Şehzâdebaşı ve Bâyezîd kütüphaneleri zenginleştirilerek zamanımıza kadar gelmişlerdir Osmanlılar devrinde mîmârî açıdan müstakil bir binaya sahip olan ilk vakıf kütüphanesi Köprülü Fâzıl Ahmed Paşa tarafından yaptırılan ve Köprülü Fâzıl Mustafa Paşa tarafından vakfiyesi hazırlanarak tanzim edilen Köprülü Kütüphânesidir Şehid Ali Paşa tarafından Vefâ'da yaptırılan kütüphane, Atıf Efendi tarafından Süleymâniye civarında yaptırılan Atıf Efendi Kütüphanesi, Nûruosmaniye Kütüphanesi ve Koska'da Koca Ragıb Paşa tarafından kurulan Ragıb Paşa Kütüphanesi de belli başlı Osmanlı kütüphaneleridir Sultan İkinci Mahmûd Han devrinde kurulan yeni kütüphanelerin, kitap vakıflarının yanında kütüphanelerin devlet tarafından kontrolünün ve düzenleme çalışmalarının yaygınlaştığı da görülmektedir Bu devirde İstanbul'da kurulan kütüphanelerin çoğunluğu tekke kütüphaneleridir Fâtih Kütüphanesi, Çarşamba'daki Murâd Molla Kütüphanesi, Sultan İkinci Mustafa'nın kızı Hatîce Sultan tarafından Unkapanı'nda kurulan Şâzeliyye Tekkesi Kütüphanesi, Galata Mevlevihânesi Kütüphanesi bu devirde kurulan kütüphanelerdendir Sultan İkinci Mahmûd Han Medîne-i münevverede Mahmudiye adıyla bir kütüphane, Kıbrıs'ta Ayasofya Camiinde bir kütüphane kurdurdu İlme, ilim adamlarına ve kitaba karşı aşırı merakı olan Sultan İkinci Abdülhamîd Han İstanbul ve başka Osmanlı ülkelerindeki kütüphaneleri tertip ve tanzim ettirerek fihristler düzenletti Yıldız Sarayındaki Çit Kasrını kütüphane olarak tahsis ettirerek zamanının çoğunu burada geçirdi Mısır'daki dağınık kütüphaneler toplanarak bugünkü adıyla Dârü'l-Kütübü'l-Mısrıyye diye bilinen Hidiv Kütüphanesi meydana getirildi 1882'de Kütüphâne-i Umûmî-i Osmanî adıyla nizâmnâme çıkarılarak herkesin faydalanabileceği umûmî kütüphaneler kuruldu Bâyezîd Devlet Kütüphanesi, İzmir, Kayseri, Konya, Eskişehir, Diyarbakır ve Bursa'da Millî Kütüphane adıyla kütüphaneler kuruldu 1911'de temeli atılan Türk Ocağı ve taşra teşkilâtlarında kurulan kütüphaneler bir nevi halk kütüphanesi vazifesi gördü Cumhuriyet döneminde 1924'te çıkarılan Tevhid-i Tedrisat Kânunuyla vakıf kütüphânelerindeki koleksiyonlar, 1927'de çıkan kânunla tekke ve zaviyelerde bulunan eserler Maârif Vekâletine (Millî Eğitim Bakanlığına) bağlı kütüphanelere devredildi Peki, Dünyanın en değerli kitap hazinelerinden biri olan Topkapı Sarayı Kütüphanesi nasıl oluştu? Padişahlar ne gibi kitaplar okurlardı? Saray kitaplığında hangi kitaplar vardı? Çeyrek yüzyıl boyunca Topkapı Sarayı Kitaplığı'nda görev yapan ve halen sarayın yöneticisi olan Dr Filiz Çağman bütün bu soruların cevabını verirken saray kitaplığının bilinmeyen yönlerini anlatıyor Topkapı Sarayı müze haline dönüştürüldüğü 1924 yılına kadar 400 yıla yakın bir süre Osmanlı padişahlarının ikametgahı, imparatorluğun idari merkezi ve her türlü devlet adamının yetiştirildiği bir eğitim kurumuydu Bütün bunların yanında Osmanlı sanatının oluştuğu yegáne merkez yine saraydı Saray İstanbul'un fethinden sonra Fatih Sultan Mehmed tarafından 1460-1478 yılları arasında yaptırıldı ve asırlar boyunca ihtiyaca göre çeşitli yapılar ilávesiyle genişletildi Bu ilginç kompleksi günümüzde gezen ziyaretçiler Osmanlı padişahlarının taşlarla bezeli değerli madenlerden yapılmış eşyalarının korunduğu hazineyi hayranlıkla izlerler Fakat Osmanlı padişahlarının en çok değer verdikleri eserler başta Kur'an-ı Kerimler olmak üzere el yazması kitaplardı Sayıları 18 yüzyıl başlarına kadar giderek artan bu kitaplar sultanların hazinesinde korunmuş, zaman zaman bunlardan bir kısmını okuma amacıyla has odalarına veya hareme getirterek muhafaza etmiş ve tekrar hazinelerine koydurmuşlardı 18 yüzyıl başlarında Sultan Üçüncü Ahmed (1703-1830) Enderunlu ağalar için bir kütüphane binası yaptırarak kendi hazinesinden çok sayıda eseri buraya vakfetti Kütüphane 9 yüzyıldan hükümdarın dönemine yani 18 yüzyıla kadar başta Arapça olmak üzere Farsça ve Türkçe kitaplardan oluşmaktaydı ve saray okulu demek olan Enderun'daki ağaların eğitimine uygun olarak çeşitli bilim dallarını kapsıyordu Bu kütüphaneyi Sultan Birinci Mahmud'un (1730-1754) 1733'te Revan Köşkü'ne has oda ağaları için kurup vakfettiği kütüphane izledi Sultan Birinci Abdülhamid (1774-1789) ise Bağdat köşküne aynı amaçla bir başka kütüphane vakfetti Osmanlı padişahları Enderun'daki bu kitaplıkların yanısıra İstanbul'da başka kütüphaneler de yaptırıp kitaplar bağışladılar İşte bu kütüphaneleri dolduran kitapların kaynağı olan Hazine kütüphanesinin zenginliği Osmanlı sultanlarının gerek içerik açısından, gerekse estetik beğenileri dolayısıyla kitap sanatına ne kadar büyük değer verdiklerini açıkça gösterir Yavuz Sultan Selim (1512-1520) ve Kanuni Sultan Süleyman (1520-1566) döneminde sarayın kitap hazinesi giderek büyüdü Saray koleksiyonunun önemli bir bölümü ganimet ve hediye yolu ile oluşurken saray nakkaşhanesinde de Osmanlı kitap sanatının seçkin örnekleri hazırlanıyor, resimlerle ve tezhiplerle bezeniyordu Hükümdarların tükenmeyen ilgileri bu koleksiyonların zenginleşmesini sağladı Topkapı Sarayı'nın kütüphaneleri padişahların verdikleri kitap siparişleriyle ve kendilerine gelen hediyelerle bugünkü saygın ve özel konumuna ulaştı Bu kitaplıklar 8 yüzyıldan 19 yüzyıla dek uzanan bir zaman dilimi içerisinde Cebelitarık'tan Hindistan'a kadar İslam dünyasının geniş coğrafyasında hazırlanmış en seçkin ve önemli el yazması eserleri barındırır Bunun yanısıra Topkapı Sarayı koleksiyonlarında Osmanlı İmparatorluğu'nun geniş hudutları içinde bulunan özellikle Balkan kültürlerinin önemli ve değerli kitaplarıyla batılı ülkelerden armağan edilen çeşitli baskı kitaplar da bugüne kadar özenle korunmuştir 18 bin 500 civarında el yazması ve baskı kitabın yanısıra harita ve hat sanatı örneklerinin bulunduğu Topkapı Sarayı Müzesi Kütüphanesi, özellikle İslami hat, minyatür, tezhib ve cilt sanatının son derece zengin ve en ünlü koleksiyonudur Osmanlı hükümdarları kitapları sadece toplamakla kalmadılar, bizzat kendileri de çok sayıda eser, özellikle de 'divan' denilen şiir kitapları kaleme aldılar Padişahların neredeyse tamamı şairdi ve bazıları Türk Edebiyatı'nın önde gelen isimlerinden sayılırdı Bu hükümdarların cildi, yazısı ve tezhibi birbirinden nefis divanları Topkapı Sarayı Müzesi Kitaplığı'nın en seçkin parçalarından sayılır Saray kitaplığı Fatih Sultan Mehmed döneminde hazırlanmış çok değerli eserlerle doludur Hıristiyan ve İslam dünyasının özellikle bilimsel eserlerine büyük ilgi duyduğu bilinen Fatih sarayda felsefe, tarih, coğrafya ve tıp konularında Arapça, Farsça ve Türkçe eserler hazırlattığı gibi, eski Yunanca kitaplar da yazdırmış, bunların arasına geçmişin seçkin el yazmalarını katmıştı Fatih'in oğlu İkinci Bayezid'in (1481-1512) kitaplar ve bu sanat dalına tutkusu en az babası kadardı Tarihi belgeler bize bu sultanın 600'den fazla kitap toplamış olduğunu bildirmektedir Padişahlar arasında kitap sanatına ve kitaplara en düşkün olanlar İkinci Selim (1566-1574) ve özellikle de oğlu Üçüncü Murad'dır (1574-1595) Üçüncü Murad'ın döneminde Osmanlı hanedan tarihinin saray hattatları tarafından hazırlanmış kitaplarını ünlü nakkaşlar resimleyip bezediler 15 yüzyılın Türkmenlerle Timur devletinden gelen eserleriyle beraber 16 yüzyıl Safevi kitap sanatının resimli örnekleri de hediye yoluyla Topkapı Sarayı Hazinesi'ne aktı Birinci Mahmud'un Revan Köşkü'ne vakfettiği kütüphanede de ise her konuda seçme eserler bulunmasına rağmen tarihi eserler çoğunluktaydı
__________________
![]()
|
|
|
|
|
|
#8 |
|
|
Cezzar Ahmet Paşa Ve Napolyon'nun Akkâ Yenilgisi
Cezzar Ahmed Paşa. Ve Batılı tarihçilerin söz etmekten pek hoşlanmadığı bir hezimet. Sahi, Napolyon’u bilmeyen yok. Ama Cezzar Ahmed Paşa ismini kaç kişi biliyor? 1793 yılı Eylül ayının 15Cuma günü idi. Paris'te Birinci Fransız Cumhuriyeti'nin en önemli ve sözü en çok geçen şahsiyetlerinden biri olan Barras, henüz yirmi altı, yirmi yedi yaşlarında bulunan Korsikalı generalin dilekçesini okurken şaşkına dönmüş, şaşkınlıktan gözleri fal taşı gibi açılmıştı. Anlayamadım general, buna neden gerek görüyorsunuz? Derken adeta kekelemişti. Generalin dilekçesinde özetle şu satırlar vardı: «Muhtelif vesilelerle ve özellikle Toulon kuşatmasında ordumuzun topçu kumandanlığında biraz olsun ün kazanmış olan ben, emrime verilecek bir heyetle birlikte Türkiye'nin hizmetine girmeyi arzu ediyorum. Oraya savaş sanatına ait bilgilere özel vukufu olan altı yedi subayı da götürmek istiyorum. Eğer bu yeni görevim ile Türk ordusunu daha kuvvetli bir duruma getirebilir ve Osmanlı İmparatorluğu'nun tahkimli mevkilerinin savunma gücünü artırabilirsem, vatanıma daha önemli bir hizmet yaptığıma ve dönüşümde ona liyakatimi ispat edeceğime inanıyorum.» Bu dilekçenin sahibi, Avrupa tarihinde en az on beş yıl kendi adını bir anı olarak yazdıracak olan Napolyon Bonapart'tı. Napolyon Bonapart, 5 Ağustos 1669'da Korsika adasında doğmuştu. Babası XVI. yüz yılda İtalya'dan Korsika'ya göçmüş bir İtalyan ailesindendi. Babası Farnsızlara karşı isyan bayrağını çekenlerin elebaşlarındandı. Napolyon iyi bir tahsil görmüştü, özellikle matematik ve tarihten çok iyi notlar almıştı. Napolyo'nun parlaması ilk kez 1793'te Toulon olayında olmuştu Toulon kuşatmasını tamamlayarak şehre hâkim olmuş ve buradan İngilizleri çıkarmıştı. Bu zafer onu generalliğe yükseltmişti. Yirmi dört yaşında idi. Bu tarihlerde, ihtilalin sayılı adamlarından Robespiyer'in himayesini kazandı ise de onun idamı üzerine, tevkif edildi, giyotine gitmek tehlikesi ile bile karşılaştı. Aydın ve ıslahatçı bir hükümdar olan Sultan III. Selim, askerî alanda geniş ve köklü olacağına inandığı ıslahat hareketleri yapmak kararını almış ve bunu uygulamaya başlamıştı. Nizam-ı Cedit adı ile on bin kişilik yaya sınıfından bir ordu kurulmuş ve talimlere başlamıştı. Tophane ve tersaneler de ıslah ediliyordu. Elli parça savaş gemisinden oluşan bir donanma vücuda getirilmişti. Nizam-ı Cedit gittikçe çoğalıyor ve güçleniyordu. Avrupa'dan uzman subaylar getirtiliyordu. İstanbul'daki Fransız Elçisi Descorches, bir taraftan Babı-âli ile ittifak müzakereleri yaparken, diğer taraftan da, Türkiye'deki ıslahat hareketlerini yakından izliyordu. Türk askerinin üstün meziyetlerini takdir ediyordu. Ona göre: «Avrupa'da Türklerden daha iyi askerlik mesleğine kabiliyet gösteren bir ulus yoktu. Türkler kuvvetli, intibak kabiliyeti çok, dürüst, cefakâr ve değerli askerdi. Süvariler ise her bakımdan üstün bir değer taşıyordu. Descorches, bu kanaatini, uzun bir raporla Fransa Dışişleri Bakanlığına bildirmiş,Türk hükümetinin uzman Fransız subaylarına olan ihtiyaçlarını Paris'e ikna edici bir şekilde nakletmişdi. Bunu haber alan Napolyon Bonapart: —Asya, bu benim çocukluğumdan beri hayal ettiğim ülke!.. Diyerek, Osmanlı devletinin hizmetine girmek kararını vermişti. Fransa'yı idare eden Comite de Salut Public, yani Halk Kurtuluş komitesi, Napolyon Bonapart'ın dilekçesini uzun uzadıya müzakere etmiş, nihayet 1 Ekim 1797'de Türkiye'ye gitmesine muvafakat etmişti. Napolyon, yol hazırlıklarına başladığı sıralarda Kralcıların Paris'te Cumhuriyet idaresine karşı harekete geçmeleri üzerine, Cumhuriyetçiler kendisinden yardım istediler ve , ona başkumandan yardımcılığı teklif ettiler. Bu yol, ona daha çabuk ün ve mevki kazandıracaktı. Aldığı fevkalâde tedbirler sayesinde isyanı kanlı bir şekilde bastırmıştı. Bu zafer, genç ve muhteris generali İtalya'daki Fransız orduları başkumandanlığına getirmişti. Başkumandan olarak şanlı savaşlar kazanmış, Avrupa'da büyük "bir şöhret yapmıştı ve Artık Osmanlı hizmetine girmeyi düşünmüyordu. Savaş bitmişti. Ününün devamı için yeni olaylar, yeni savaşlar gerekiyordu. Fransızlar, İngilizlere Hindistan yolunu kapamayı düşünüyorlardı. Bunun için önce Mısır'ı fethetmek zorunda idi. Mısır'ı istilâ edecek ordunun kumandası Napolyon'a verildi. Cumhuriyetin ileri gelen kişileri: — Bu işi ancak sen başarabilirsin! Diyorlardı. Direktuvar idaresi bu hırslı generali kendisi için tehlikeli görüyor ve onu Paris'ten uzaklaştırmak istiyordu. Unutulmaktan korkan Napolyon'sa bu maceraya seve seve atıldı. -Evet, Mısır'ın fethini ben başarabilirim. Diyerek görevi kabul etti. Napolyon, Mısır topraklarına çıkarken, İslâm dinine saygılı ve Müslümanlarla dost olduğunu ilân etmiş, başına sarık sarıp Kahire sokaklarında dolaşmıştı. Bununla beraber ilk fırsatta binlerce Müslümanı öldürtmekten çekinmemişti. Mısır'ın fethinde zorluk çekmemişti. Ama macera bitmiş sayılmazdı, ona yenilerini eklemek lâzımdı. Tarih kitapları Mısır'ı elde tutabilmek için Suriye'ye sahip olmanın zorunlu olduğunu yazıyorlardı. Fravunlar, Fatımîler, Eyyubîler, Memlûkler aynı zorunluğu duymuşlardı. Napolyon da Suriye'yi işgal ederek, Doğu Akdeniz'de mükemmel limanlara kavuşacaktı. Belki de sonra, Hindistan'a kadar uzanacak, adasına çıkamadığı için yenilgiye uğratamadığı İngiltere'yi orada dize getirecek, Fransa'yı muzaffer kılacaktı. Napolyon Bonapart, 1798 yılı Aralık ayında ordularının başına geçerek Mısır'dan Suriye'ye yürüdü. Yürüyüş gerçekten başarılı ve sür'atli oluyordu. Kölemenlerin direnişleri kolaylıkla kırılıyordu. 20 Şubat 1799'da Elariş'i, dört gün sonra da Gazze'yi almıştı. O Gazze ki, bir zaman Türklerin silâh zaferi ile şenlenmişti. Mısır seferi sırasında Yavuz Sultan Selim Han'ın kahraman veziri Sinan Paşa burada parlak bir meydan savaşı vermişti. Tarihe meraklı olan Napolyon : —Büyük Osmanlı padişahı Yavuz'un geçtiği yollardan geçiyoruz! Diyordu. İftihar ediyor, gurur duyuyordu. Esir ettiği Türk askerlerini: —Onlara bakacak ne zamanımız, ne de erzakımız var, diyerek, kurşuna dizdirmekten çekinmedi. Eski dostluğu ne çabuk unutuvermişti. Cihan Padişahı Kanunî Sultan Süleyman kaç kez Fransa'yı tehlikeden kurtarmış, kaç kez dostluk elini uzatarak yıkılmaktan kurtarmıştı. Napolyon, bunlardan habersiz değildi. Değildi ama, gözünü hırs bürümüştü. Yafa'dan Akkâ'da bulunan, büyük kahramanımız Cezzar Ahmet Paşa'ya bir mektup yazdı. İki yüzlü bir ifade kullanıyordu. «Seninle savaşmak istemiyorum, benim dostum ol.» Diyordu. Bu mektubu okuyan Cezzar gülmüş, mektubu getirenlere: Gidi kâfir; senden dost olur mu? Cevabını verdi. Sür'atli bir tempo ile kuzeye çıkan Napolyon, savunmasız Hayfa'yı da ele geçirmiş, burada fazla oyalanmadan Beyrut'un yüz kilometre güneyinde bir sahil kenti olan Akkâ'nın kapılarına gelmişti. Kalenin teslimini istedi. Akkâ'daki kuvvetlerin başında Cezzar Ahmet Paşa, hayatının yarım yüz yıllık devresini boğuşmalarda, savaşlarda geçirmiş ihtiyar bir vezirdi. Napolyon, Mısır'da ve Suriye'deki kolay başarılarına güvenerek, bu kalenin de fazla dayanamıyacağını sanıyordu. Cezzar'a bir mektup daha yazdı. Hayfa ve Yafa'yı bir vuruşta yıktığını iftiharla söylüyor, teslim olursa, kendisine ve askerlerine karşı iyi davranacağına dair sözüm ona teminat veriyordu. Mektup şu satırlarla bitiyordu: «İşte şimdi başkentinin duvarları önüne geldim. Bir ihtiyarın geri kalmış birkaç günlük ömrünü almanın bana ne yararı var? Tekrar ediyorum, benim dostum ol. Yarına kadar istediğim olumlu cevabı vermezsen, şehri kuşatarak savaşa başlayacağım.» Cezzar bu mektubu arkadaşlarına da okumuş: —■ Bu çocuk iyi söyler de hilelerle bizleri kandırmak ister. Demişti. Sonra, bu ültümatoma bir iki cümlelik cevap göndermekle yetindi. «Geri kalmış birkaç günlük ömrümüzü de küffar ile cenklerde geçiririz. Hamdolsun gücümüz yeter, elimiz silâh tutardır.» Napolyon, ihtiyar Türk paşasının cevabını alınca hayretler içinde kalmıştı. Kalenin kuşatılması emrini verdi. Generallerine : —Bu ihtiyar bizim birkaç günümüzü harcıyacak. Merak etmeyiniz, üç gün sonra şehirdeyiz. Dedi. Fakat günler, günler geçti. Napolyon, Akkâ'yı şiddetle tazyik ediyordu. Ancak sonuç yoktu. Aksine kaleden çıkış hareketleri de 'başlamıştı. Türklerin saldırıları kanlı bir boğuşma şeklini alıyordu. Fransızlar planlarını birkaç kez değiştirdiler. Napolyon, durumun nezaketini anlamıştı. Şimdi generalleri ile daha başka türlü ve daha ihtiyatlı konuşuyordu : —Akkâ'yı almak için kalenin duvarlarını değil, Cezzar Ahmet Paşa'nın azmini kırmak lâzımdır. Bu ihtiyar meğer ne çetin şeymiş. Bonapart kaleye bu sefer yüksek rütbeli bir subayını yolladı. Eğer kent hemen teslim edilirse, paşa, askerleri ve ağırlıkları ile birlikte dilediği yere serbestçe gidebilecekti. Bu kendisi için -------- bir sonuç sayılmazdı. Çünkü zaferden zafere koşmuş bir ordu karşısında bulunuyordu. Cezzar, Fransız subayının sözlerini sükûnetle dinledi, her zamanki gibi şu kısa cevabı verdi: —Biz ki, vezir Cezzar Ahmet Paşayız, devlet bizi bu kaleyi düşmana teslim etmek için vezir yapmadı. Biz, şahadet rütbesini kazanmadan bir karış toprak vermeyiz. Varın, kumandanınıza böyle söyleyin. Günler gelip geçiyordu. Fransız topçusunun kalede açtığı gedikler, piyade hücumunu kolaylaştırıyordu. Ama, şehre giren Fransız askerleri hemen ve şiddetle karşılanıyor ve süngü hücumu ile dışarı atılıyordu. Napolyon çileden çıkıyordu. —Kader, diyordu, beni bir ihtiyarın oyuncağı yaptı. Bu kadar savaş verdim, bu kadar zafer kazandım, böylesini görmedim. Akkâ savunması daha inatçı ve daha kanlı olmaya başlamıştı. Fakat sonuç yoktu. Fransızlar planlarında değişiklik Müslümanların hava karardıktan sonra savaşa ara verip dinlenmeye çekildiklerini göz önünde tutarak hazırlandılar. 2 Mayısta hava karardıktan sonra, hücuma geçtiler. Topçu ateşi ile açılan gediklerden piyadelerini şehre sokmaya başladılar. Napolyon yine aldanmıştı. Türkler gündüz olduğu gibi gerekirse, gece de savaşmasını pekâlâ biliyorlardı. Şehre meşalelerin ışıkları ile giren Fransızlar, ihtiyar Cezzar Ahmet Paşa'yı yalın kılıç, askerlerinin başında ceylân gibi seker buldular : —Koman aslan sütü emmiş gazilerim, koman! Diye naralar atıyordu. Savaşa şevk ve heyecan katıyordu. Askerleri ile omuz omuza gidiyor, bazan genç bir yeniçeri neferi gibi kılıcını düşman kılıçları üzerinde gezdiriyordu. Küfürler, naralar birbirine karışıyor : —Allah, Allah!.. Sesleri, surların dışında bekleyen Napolyon'u manen öldürüyor, bitiriyordu. Fransızlar sabaha karşı savaşı silâhlarımıza terk ederek, çekilmişlerdi. Akkâ kuşatması başlayalı iki aya yaklaşıyordu. Topçunun açtığı gediklerden şehre girenler, Türk süngüsü karşısında kendilerini dışarıya zor atıyorlardı. 9 Mayısta da göğüs göğüse savaşlar olmuş, yine de bir sonuç alınamamıştı. Fransız ordugâhında Cezzar'ın hayali bir heyula gibi dolaşıyordu. Napolyon 10 Mayısta talihini son bir kez daha denemek ne bahasına olursa olsun Akkâ'yı düşürmek için hazırlanmıştı. Şöhreti tehlikede idi. Hiçbir fedakârlıktan çekinmeyecek, en ağır kayıplara bile aldırmayacak, en namlı generallerini dahi ateş hattına sürecekti. Şimdiye kadar ne kaleler, ne kentler almış, ne kalabalık ve güçlü ordular dize getirmişti Sabahın ilk ışıkları ile birlikte Akkâ kuşatmasına katılan bütün Fransız kuvvetleri saldırıya geçtiler. Fakat bu son taarruz da semere vermedi hezimetle sonuçlandı. Cezzar Ahmet Paşa, topçu ateşi ile bir harabe haline gelmiş olan Akkâ'yı şanla savunuyordu. —Biz veziriz, devlet bize bu kaleyi emanet etti. Allah ve Peygambere iman edenler son nefese kadar dövüşürler. Diyordu. Bıyıkları henüz terlemiş bir delikanlı gibi askerleri ile karşı hücumlar yapıyor, Napolyon'un ünlü generallerini dehşet içinde bırakıyordu. Akkâ savunması 31 Mayısa kadar sürdü. Kaleye her hücumda ihtiyar Cezzar Ahmet Paşa'dan tarihî bir sille yiyen Napolyon Bonapart, cihangirlik hülyalarından vazgeçerek, iki gemiyle gizlice Mısır’dan kaçarken, ordusunu Mısır’da bırakmış bir başkomutan ve hayatını en büyük dersini Osmanlı’dan almış olarak acılar içindedir. Savaş * tarihlerinin en ünlü generallerinden biri olan Napolyon, söz ne zaman Akkâ'dan açılsa: — “Akka’da durdurulmasaydım, bütün Doğu’yu ele geçirebilirdim!..” Türk askerinin dalkılıç edecek kadar üzerine düşmemelidir, derdi. Bir kere dalkılıç olmayı göze almış birkaç yüz Türk meydana çıkarsa, önlerinde mağlûp olmamak mümkün değildir. Kaynak: FFTülbentçi
__________________
![]()
|
|
|
|
|
|
#9 |
|
|
Osmanlı Edebiyatı
14 Yüzyılda Osmanlı Edebiyatı XIV yüzyılda Osmanlılar'da edebiyat Bu âdem dedikleri El ayakla baş değil, Âdem mânâya derler Surat ile kaş değil Ondürdüncü yüzyılda Osmanlı Devleti kuruluşunu tamamlamış, bir savaş yitirmekle yıkılmayacak sağlam temeller üzerine oturmuştur Yine ondördüncü yüzyıl, Türkçe'nin Anadolu'da Arapça ve Farsça'nın önüne geçerek hâkimiyetini kabul ettirdiği bir dönemdir Büyük yazarlar, şairler Farsça yazmaktan vazgeçmiş, büyük çoğunluğun konuştuğu Türk diliyle eserler vermeye başlamışlardır Türkçe yazma akımları daha önceki yüzyıllardan başlamıştı Yunus Emre gibi, Aşık Paşa gibi, Gülşehrî gibi XIII yüzyılın ikinci ve XIV yüzyılın birinci yarısında yaşamış şairler güzel Türkçe yazma hünerine öncülük etmiş, bu hüneri kendilerinden sonra gelenlere aktarmışlardır
__________________
![]()
|
|
|
|
|
|
#10 |
|
|
15 Yüzyılda Osmanlı Edebiyatı
Türkler, sanat ve edebiyatta İran ve Mısırlılar'ı geride bıraktılar Fetret Devri'nden sonra, Çelebi Mehmed'in tahta çıkışıyla, Osmanlı Devleti'nde siyasi, ekonomik bakımlardan olduğu gibi, kültür ve medeniyet sahalarında da hızlı bir ilerlemenin başladığını gördük En hızlı ve verimli gelişmenin edebiyat alanında olduğunu söyleyebiliriz Bunda, bu yüzyılda yaşamış hükümdarların edebiyata önem vermelerinin ve kendilerinin de edib ve şair olmalarının tesirleri olabilir Bu hükümdarlar, devirlerinin şair ve musikişinaslarını Türkçe eser vermeleri yönünde teşvik etmişlerdir Onbeşinci yüzyılda eser veren yazar ve şairler pek çoktur Bu dönemde de Hükümdar şairler ve kadın şairler önemli eserler vermişlerdir Bu asırda eski OĞUZ DESTANI olan DEDE KORKUT hikayeleri hikaye halinde yazıya geçirilmiştir
__________________
![]()
|
|
|
|
![]() |
| Etiketler |
| devleti, osmanli, tarihi |
| Seçenekler | |
| Stil | |
|
|
